Archive for 2020

Aşk nedir? Felsefi Görüşler ve Farklı Bakış Açıları



Sevgili okurum merhaba, ben Deniz;

   Şuanda saat gece 01:05 ve ben Camille Roesia Mae ile tanışma fırsatı buldum. Peki sizce bir kişi ile tanışmak için o kişininde sizi tanıması mı gerekir?

   Fikirlerini, düşüncelerini ve kelimelerini hissediyor olmanız. Onunla tanışmak için yeterli bir birikim değil midir?

   Kelimelerin arasından süzülerek ilerlemek ve zamanla yazarı anlıyor olmanız, o kişiyi sevmeniz için ideal bir sebep değil midir?

   Camille son makalesinde "Schopenhauer ve Aşk Kavramı Üzerine" detaylı bir bilgilendirme blogu yayınlamış. Sizinle bu yazımızda "Aşk Kavramı"nı daha farklı bir bakış açısı ile inceliyor olacağız.

   Yaklaşık iki hafta önce tesadüfen elime geçen bir kitapta Hakan Günday demiş ki;

   "Hayat, cinsel ilişkiyle bulaşan ölümcül bir hastalıktır."


   Şunu biliriz ki hepimiz kendimizi farkettiğimiz zaman yaşamaya başlarız. Camille makalesinde insan oğlunun hayvani dürtüler ve iç güdüleri ile soy devamı için cinsel ilişkiye girmek istediğini ve aşk kavramının bu cinsel istek üzerine kurulu olduğunu bazı teorik ispatlar ile savunmuştur.


   Bu ispatların sahibi ise Alman filozof, yazar ve eğitmen Arthur Schopenhauer..

  Öncelikle bir fikrin varlığını kabul etmeden önce bu fikri ortaya atan düşünürü tanımamız gerekiyor. Düşünürün kendisinin hayatı sorgulayışı kadar bizimde onu sorgulamamız gerekiyor. 

  Öncelikle bir husustan bahsetmek istiyorum. Arthur Schopenhauer kendi babasından 20 yaş küçük annesi ile hayatı boyunca hiç bir zaman iyi anlaşamamıştır.

  Annesi kendi yazılarında oğlunun mızmızlığından yakınır, onun budala bir dünya ile insanın aczi üzerine sızlanışlarının sinirine dokunduğunu belirtir. Arthur Schopenhauer annesine karşı duyduğu olumsuz hisler ve nefreti ilerde ki kadınlar hakkında olumsuz düşüncelerinin çoğunun temelini oluşturmuştur. Bu durum Arthur'u kadın antipatizanı bir felsefi düşünür haline getirmiştir.

   Ayrıca 1807 yılında genç yaşta kendisinden 11 yaş büyük, başka birisinden çocuğu olan Caroline Jagemann ile yaşamış olduğu erotik absürt ilişki Arthur'u ruhsal anlamda şiddetli bunalımlara sokar. Bu durum kendi benliğinde ilişki karmaşası yaratır. Üstelik Caroline, Arthur ile şehirden kaçma teklifini reddetmiştir. 

   Şuanda ellerimizin içinde reddedilmiş umutsuz bir filozof bulunuyor. Peki biz bu filozof ile ne yapacağız? Evet, devam edelim.

   Şimdi asıl konumuza gelecek olursak. Arthur'un kişiliğini ve yaşamış olduğu hayatı göz önüne alırsak aşk kavramı hakkında yapmış olduğu bu teorik ispatlarına inanmazdım fakat biraz daha detaylarına inelim..

   Arthur demiş ki; "Aşk" sonraki neslin devamı çabasından ötürü ortaya çıkan bir içgüdüdür.

  Bu sebepten midir "VIII. Edward Aşk uğruna İngiltere tahtını bir kalemde silip atsın? Eğer neslin devamlılığı söz konusu olsaydı. Bir kral için en önemli olan unsur kraliyet ailesidir. Amerikalı boşanmış bir kadınla bir kralın evlenmesinin nedeni Aşk değil mi?"

  Bu sebepten midir "Marliyn Monroe öldükten sonra boşanmış olduğu eşi 20 yıl boyunca mezarına her hafta 3 kere çiçek götürsün? Bu değilmidir aşkın kanıtı?"

  Bu sebepten midir "Mimar Sinan Mihribah Sultan'a ömürlük bir jest yapsın.. Efsaneye göre; yılın belirli aylarında Üsküdar ve Edirnekapı'ye inşa ettirilen külliyelerde (Nisan, Mayıs) bir külliyede güneş batarken diğerinde ay doğuyor. Bunun sebebinin ise Mimar Sinan'ın Mihrimah'a olan aşkından dolayı ismine yapmış olduğu ömürlük jest olduğu söyleniyor."

  Nitekim Arthur neslin devamlılığından söz ederken. Hayata bir anlam yüklemesini başaran insanlar bu duyguya neslin devamlılığından dolayı değil, sevdikleri için erişebiliyor.

  Aşk mantığın bittiği yerde, romantizm ile başlar. Romantizm ise cinsellik değil bir edebi akımdır.

  Aşk sonraki neslin devamlılığı çabasından dolayı ortaya çıkmaz. Cinsellik çabası diye bir çaba vardır fakat bu "cinsel açlık" konusu diye ayırabileceğimiz farklı bir toplumsal olaydır. 

  Bu nedenlerden dolayı kendi şahsım adına Aşk kavramını cinsel dürtüler ile üreme adı altında oluştuğunu kabul etmiyorum.

   Sevgili Camille; desteklemiş olduğun bütün fikirlere saygı duyuyorum. Peki o zaman aşk nedir? Diyor isen okumaya devam edebilirsin..

  Prens Charles ile Lady Diana evlenirken, gazeteciler ‘birbirinize aşık mısınız?’ diye sorduklarında onlar ‘aşk ne demekse biz oyuz’ dediler. Bu cevap üzerine gazeteciler, ‘aşkın ne olduğunu bilmiyorlar’ diye yazarak, yeni evli çiftle dalga geçtiler. Biraz politik bir cevap olmakla beraber Prens Charles’in söylediği, doğruydu. Yani aşktan ne anlıyorsanız aşk,odur.

  Aşk, yüzyıllardan beri sadece duygularla yaşandığı farz edilerek, filozoflar ve şairler tarafından tarif edilmiş, bilim adamları aşkın tarifiyle uğraşmamıştır. Çünkü bilim denilince insanların aklına analitik, soğuk, ciddi, sebep-sonuç ilişkilerine dayanan bir şey gelir. Fakat aşkın anlaşılmasında son 30-40 yılın, bilimsel analizleri ciddî bir yardımcı olmuştur. Atomdaki nötronla proton arasındaki çekim gücü, kadınla erkeğin ilişkisi, liseli aşıkların yaşadıkları duygu seli, yada Yaratıcı’ya olan bağlılık…

  Bunların hepsi aşk tanımı içinde açıklanmaktadır. Aşk, gerçekten hepsini kucaklayacak kadar geniş bir şemsiye midir?

  Aşk, sevginin tutkulu ve derinlikli biçimidir. Aşkı sevgiden ayıran en önemli üç özellik, sadakat, bağlılık ve şefkattir. Sevdiğine delice bir tutkuyla bağlanan âşık onun için kendi çıkarını terk eden kişidir. Aşık olan kişide muhakeme ikinci plana düşmüş, öncelik duyguların olmuştur.

  Aşk aynı zamanda gerçeklerin dışına çıkmış, hayal dünyasında yaşanan romantik bir duygudur. Aşktan anlaşılan şey romanstır. Güzel bir aşk yaşamak için romansı mahveden ve artıran şeylerin iyi bir sentezi gerekir.

   
   Aşk, 1,5 – 3 sene arasında değişen bir ömre sahiptir. Ondan sonra buhar olup uçar. Süreç sevgi ve aşkla başlar ama; mantıkla devam eder. Mantık içermeyen aşk, bir müddet sonra yok olmaya mahkûmdur.

  Aşk, uzun bir yolculuğa çıkmak yada yanan bir ateşi seyretmek gibidir. İnsan ateşe şevkle bakar fakat onu canlı tutmak için çabalaması gerekir. Ateş yanarken arada bir sönmeye yüz tutsa da gereken bakım ve ilgiyi gördüğünde tekrar alevlenir. Aşkın kısa sürmesinin sebebi, aşıkların aşk ateşinin içine atlayıp, yanmak gerektiğini düşünmeleridir.

  Halbuki aşk, yönetilmesi icap eden bir ateştir. Ateşe dışardan takviye yapmak, onun ısı ve enerjisinden faydalanmayı sağlar. Âşıklar, birlikte alevlendirdikleri ateşi izleyerek mutlu olurlar. Fakat mantıksız bir biçimde alevlerin içine dalmak, onu iki sene de sönen bir kül yığınına çevirir. Yani aşk; sebep değil, iyi bir ilişkinin sonucudur.

  Burada akla şöyle bir soru gelebilir: Aşk bir sonuç ise, başlangıçta yaşanan nedir? Aşk merdiveninin ilk basamağında kadın ve erkek arasında cazibe meydana gelir. Birbirinin çekim alanına giren iki kişi, birbirlerinden hoşlanırlar. Eğer bu yakınlık iyi bir ilişkiye dönüşürse, aşka kapı aralanır. Aşkın oluşmasında başlangıç itibariyle tarafların birbirinden nefret etmemesi yeterlidir.

 Tarafların birbirleri hakkında ciddi boyutlarda olumsuz değerlendirmeleri yoksa ve iyi bir ilişki yaşanıyorsa, bu aşkı filizlendirebilir. Fakat her ilişki aşkla başlamak zorunda değildir. Önemli olan iki kişinin birbirini tanımasıdır.


Aşkın kendine ait bir disiplini vardır. İnsanın aşk hakkında bilgilenmesi, ‘aşk nedir, nasıl aşık olunur?’ gibi soruların cevabını bulması gerekir. Çünkü aşk vahşi bir ormanda gezmeye benzer. Kaliteli bir yolculuk için bilgi ve donanım gerekir. İnsan ormandan ancak hazırlıklı olduğu taktirde zevk alıp, iyi vakit geçirebilir. ‘Ormanı seviyorum ve bir süre orada yaşamak istiyorum’ diye tedbirsiz bir yola çıkış, bizi baş edemeyeceğimiz tehlikelerle karşı karşıya getirerek, mahvedebilir.

 Oysa aşk konusunda edinilen bilgi yaşanan sorunları kazanca çevirmemizi sağlayacaktır. Aşklarını uzun yıllar devam ettiren çiftler, fırtınalı dönemler yaşasalar da gemiyi terk etmemiş ve bağlılıklarından taviz vermeden beraberliklerini sürdürmüşlerdir. Bu da ancak ilişkiye emek vermekle mümkündür. Bir insandan ‘otuz, kırk senedir aynı kişiye aşığım’ sözünü duymak çiftlerin birbirlerini mutlu etme çabalarının sonucudur. Uzun süre devam eden aşklarda iyi niyet ve sevgi azalsa bile hiçbir zaman kaybolmamıştır.


  Aşk duygusu kadınlarda erkeklere nazaran daha güçlüdür ve kadınlar aşk kahramanıdırlar. Kadınlar kendilerine doğuştan verilmiş bu hususiyet sebebiyle bir çekim alanı oluştururlar ve bu çekim güçleriyle evliliklerini devam ettirirler. Evrimsel psikoloji açısından bakıldığında, türün devam edebilmesi için kadının cazibesi gerekir. İnsan neslinin devamında beynimize yazılan bu program işlemektedir.

  Aşkta insana tesir eden ilk şey dış güzellik ve cinsel çekiciliktir. Fakat Sokrates’in söylediği gibi ‘güzelliğin saltanatı kısa sürer’. Fizikî güzellik, ilk etkileme gücü olduğundan kısadır. Ondan sonra da iç güzelliğin saltanatı başlar. İç güzellik kapalı kutu gibidir. Katları açtıkça onu bilir ve bulursunuz. Ancak nazik davranmayıp duyguları incitirseniz aşk zarar görür. Kişinin aşktaki başarısı, kutudan çıkan özellikleri bozmamaya ve dağıtmamaya bağlıdır. Bundan sonra akıllıca sevmek, akıllıca vermek ve akıllıca almak gerekir. Bu da ancak insanoğlunun niteliklerini bilmesiyle gerçekleşir.

  Yalnız karşı tarafı tanımak için kendini tanımak esastır. Eğer karşımızdaki insanın vasıflarına, tanıma ve anlama gayesiyle bakarsak yeni yeni keşifler yapmak mümkün olacaktır. Çünkü insan ruhu engin bir deniz gibidir. Meselâ, Kızıldeniz’e girenler bilirler ki; denizin etrafı kupkuru çöl olmasına rağmen suya daldığınızda rengarenk bir dünya ile karşılaşırsınız. Dışardan görünmez ama; içerde mercanlar, balıklar, birbirinden farklı denizaltı yaratıkları vardır. İşte aşkta Kızıldeniz’de yüzmek gibidir. Yüzeyden baktığınızda görünmeyen bir dünya içine girdiğinizde bütün renkliliğiyle karşınıza çıkar. Aynı kişiyle yıllar süren, mutlu bir beraberliğin sırrı budur.


  Duygularını bastıran insanlar hayatın en güzel anlarını kaçırırlar. Etraflarındaki insanlara sıkıntı verecek kadar düzenli, gereğinden fazla mükemmeliyetçi ve ayrıntıcı kimseler diğer insanlara nazaran iç dünyalarını daha fazla gizler ve birçok güzelliği tatmadan yaşayıp giderler.

  Bu tip kişiler, herşeyin ölçülü ve net olmasını ister, belirsizliğe tahammül edemezler. Bunun sonucunda da duyguları hasar görür. İnsanın pasifleşmeden mahcup ve çekingen olması, sade yaşaması bir noktaya kadar güzeldir. Ancak hareketsizleşmemek kaydıyla. Haddini bilen, kendinden emin aynı zamanda da başkalarının hakkına saygı duyan bir kimse hissettiklerini bastırmasına lüzum kalmadan da özgüven sahibi olabilir. Düşüncelerini makul sınırlarda ifade etmekten kaçınanlar gergin, kendileriyle çatışan, mutsuz insanlardır. Bu tip kişilerin beyninde stres hormonu fazla salgılandığından devamlı olumsuz senaryo yazarlar ve bu da onları gerilime sürükler.

  Neticede ortaya çıkan negatif enerji, sevdikleri insanı kendilerinden uzaklaştırmalarına sebebiyet verir. Halbuki duyguları bastırmak yerine beden dili ile ifade etmek böyle bir problemle karşılaşmayı önleyecektir.
   
  
   Çok fazla uzatmadan bitirmek istiyorum. Şuanda saat 04:45 ve ben aşka neslimi devam ettirmek için değil sevmek için inananlardanım. Bu makaleyi yayınlamamı sağlayan Camille'ye teşekkür ediyorum.

   
   Ben Deniz;

   Görüşmek dileği ile,


   Camille Roesia Mae'nin bloguna aşağıdaki linke tıklayarak ulaşabilirsiniz. 
   
   https://camilleroesiamae.blogspot.com
24 Şubat 2020 Pazartesi
Editör: Unknown

Bağış Yapın

Türkiye'nin en büyük bilgi platformunu oluşturduğumuz için gurur duyuyoruz ve bizimle birlikte olan tüm ziyaretçilerimize teşekkür ederiz. kaynakwiki.blogspot.com sitesinin ve çalışanlarının devamlılığı için bağış kampanyasına katılın ve bize destek olun. Bağış Yapmak İçin Tıklayın

Popüler Yayınlar

www.kaynakbilgi.tk

- Telif Hakkı Saklıdır © Deniz in the Deniz - Tarafından Desteklenmektedir Öztürk Bilişim Hizmetleri -